Bir Hikâye Daha Bitti

15 Ekim 2009  

hikayeSana yazacaklarım sadece bundan ibaret! Ben senden ne seni istedim, ne de sensizliğini istedim. Aradıklarım senin mevcudiyetinde değilde ruhaniyetindeydi. Umut direğinin altında kurduğum çadırımda topladım hayallerimi. Oysa senden arda kalanlar birkaç kelimelerin birleşip oluşturduğu devrilmiş cümlelerden ibaretti. Uzun geceler annem ne masallar, hikâyeler anlatırdı. Büyüleyici sandığım bütün o masallar, hikâyeler meğer senden ne kadarda uzakmış. Büyü kelimesiyle büyürken; kapıldıklarımız gerçek manasına ulaştığında hikâyemin başlangıcında olduğu gibi sonunda da yine sen vardın.

Seni anlatmak, senle yaşananları kâğıda çizilenlerle anmak, anımsamak hayatıma tutturmak kolayda, sen olmadan aslını yaşamak ne zormuş! Anlatılacak onca hikâye varken; hep seni söylemek, işittiğim her şarkıda seni anımsamak, bir kez daha hayalinle sarılmak, yokluğuna kucak açmaktı. Umursamalı mıydım yokluğunu? Sadece varlığını mı yok saymalıydım? Senden örnek almalıydım ya da yanındayken bile yokmuş gibi davranmayı senden öğrenmeliydim. Kolay kazanımların sonucu insan hayatına hep şımarıklık getirmemeli derdi masallarda ki bilgi kişiler. Ardından eklerdi diğeri: “Unutmamalı ki; bugünün kolay eldeleri yarın senin aynı hızla kayıpların olabilir”. Ben hayatımın düzeni üzerinde çalışırken, sen kayıplarının üzerinde bile durmuyordun. Ya küçük hesaplar peşinde olan bendim, ya da hayatım hepten küçükmüş. Ama sen benim küçük hayatımı içini alamayacak kadar küçük rüyalarda yol almışsın. Derelerde yaşamını sürdürmek için çabalayan balıklar gibi zamanı geldiğinde akıntı yönüne zıt yüzdüm, yaşamımın mücadelesini verdim hayatım uğruna. Biçare, avare oldum meğer nafileymiş sana akan yaşlar. Gerçek aşkı yanlış kapılarda arayıp durdum, tutamadım ki Yunus’un yolunu. Onun yattığı kapılarda gözümü açamadım. Gözümü açtığımda ise; gördüğümü sandığım yazdıklarım gibi bir masaldan ibaretmiş. Senleyken sensiz yaşanan günlerde oluğu gibi uyanıkken de rüya görmek güzelmiş. Uyandığında mahmurluğu bile yaşayamadan soğukluğun yakıcılığıyla sarılmayı da öğreniyormuş insan. Doğuştan başlıyor ya insan öğrenmeye. Devamında da aktarımlar, tecrübeleri paylaşmalar, sonu gelmez öğütler birbirini izliyor. Her ne kadar ardı arkası gelmese de öğütlerin, yaşayarak öğrenilenlerin insan hayatında daha etkili olduğu gerçeğini yıkamıyor. Ardından “acı tecrübe” lafını çok kullanmak yaraları dindirmek için midir bilinmez ama, tecrübelerinde etkisininde olmadığı savunulamaz. Hani öğüt ne kadar kabul görür diyoruz lakin atasözleri doğruluğunu bu noktada bir nebzede olsa belirtiyor hepimizin bildiği şu sözle: “Sütten ağzı yanan yoğurdu üfleye üfleye yer!”. Aynen öyle işte; çocukken her ne kadar “ona dokunma! O cıss!” gibi ithaflarda bulunsalar da gerçeği ancak canımız yandıktan sonra anlayacağızdır. Büyüyünce insanlar değişiyor fakat iyi yönde değil ki bütün değişmeler. İyi olan her şey zaten var; kiminin kötülükleri ise iyiliklerini örter, kimi ise güzelliklerini daha da güzelleştirir. Kötü olanlar ise kötülükleri ile bizi öğütlerin evlerine, ziyarete yönlendiriyor. Öğrenilenler, yaşanmışlıklar katkılasada bizi, kimi zaman yaşanacakların korkusundan kaçmak imkânsız oluyor. Zamandan uzak kalma, çemberin dışında var olma isteği sürekli kendini belli ediyor. Hiçbir zaman tamamıyla gerçekleşemiyor.

Bak seni istemenin kolaylıkları ne kadar da zor aslında. Yokluğunu da, var olmuş oluşunu da en çok hissettiren bütün bu kurulan “sen” li cümleler. Hâlbuki o “sen”ler ne kadarda sensiz şimdilerde. Elden ne gelir ki hepsi bir rüyadan ibaret. Bu gözler bir açılacak, birde kapanacak, bütün hikâyede burada olduğu gibi son bulacak. Yaşandı ve bitti!

Mustafa Emre Baltacıoğlu

İlgili Yazılar

Yorumlar



Yorumlariniz onaylandikdan sonra yayinlanacakdir!